Bir sabah öylece işe gitmeyi bırakmış değildim. İşe alındıktan yaklaşık kırk gün sonra bile haftada birkaç kez istifa etmeyi düşünüyordum. Sonlara doğru her saniye bunu düşünüyordum; ta ki bir gün sonunda bardağı taşıran o damlaya varıp hayatımın en coşku verici kararlarından birini verene kadar.
Şimdi bile ne zaman hatırlasam, bu düşünce ağzımda tatlı bir tat, dudaklarımda görünmez bir gülümseme bırakıyor. Sonra bunun gerçekten doğru bir şey olup olmadığını merak ediyorum. Dünya gezgini olmaya karar vermiştim.
Bu kararı neredeyse birdenbire vermiştim, kafesinden kaçmış deli bir kadın gibi. Hiçbir zaman fikri başkası tarafından kolayca değiştirilebilen bir kız olmamıştım. Kendi yolumu kendim çizerdim. Kendi kararlarımı kendim verirdim ve bunu herkes bilirdi.
İstifa ettim ve güvenceli işimi bırakıp gittim. Bunu öyle bir kesinlik ve enerjiyle yaptım ki kararımın doğru mu yanlış mı olduğunu sorgulamaya neredeyse kimse cesaret edemedi. Söylediğim insanların şaşkın yüz ifadelerini hatırlıyorum. Yüzlerinde çelişkili bir şey vardı: aynı anda hayranlık ve şüphe. Cesaretime ve bağımsızlığıma hayranlık; başarısız olursam başıma gelebilecekler yüzünden şüphe.
Arkadaşım Reyhane’ye söylediğimde, “Deli misin sen? Yaşamak için parayı nereden bulacaksın?” dedi.
“Yol boyunca resim yapıp resimlerimi satarım,” dedim.
Tabii o zamana kadar tek bir resim bile yapmamıştım.
Bana dik dik baktı. “Ama sen ressam değilsin ki!”
“Fark etmez. Birinin sanatsal bir zevki varsa, ne çizerse çizsin, eninde sonunda birilerinin gözüne güzel görünür — ve birileri onun için para ödeyip onu sahiplenmeye razı olur.”
“Peki ya riskler? Sen bir kızsın! Sen başa çıkam—” dedi.
Hiç ama hiç endişelenmediğim tek şey buydu.
Birkaç yıldır yalnız yaşıyordum. Tek başıma yaşama hakkı için çok mücadele etmiştim. Annemle babam aile evinden ayrılmama karşı çıkmışlardı ama onları ikna etmiştim. Çocukluğumdan beri böyleydim ve bir şekilde bunu yapacağımı biliyorlardı. Bunu onlara birkaç kez kanıtlamıştım.
Mesela on iki yaşımdayken, üç yıllık piyano çalışmasından sonra birden gitar öğrenmeye ve piyanoya daha fazla zaman harcamamaya karar verdiğimde. Onların gözünde düzgün bir kız gitar değil, piyano çalardı. Ama ben kararımı vermiştim.
Gitar çalmayı da öğrendim, hem de onların hiçbir şey anlamadığı bir tarzda. Ses annemi çıldırtmasın diye arada bir tellerin arasına bir bez sıkıştırmam gerekiyordu. Ve yıllarca flamenko çalıştıktan sonra, becerimin zirvesindeyken, bir iki öğrencim bile varken, babam hâlâ “Ee, bana ne zaman bir şarkı çalacaksın?” derdi.
Demek istediği şuydu: Ne zaman eşlik edebileceğim bir şey çalacaksın? Sonlara doğru sadece onun için birkaç şarkı çalardım, o da eşlik ederdi.
Bu ani, kendi kendime verdiğim kararlardan bir diğeri de üniversite sınavına girmem gereken yıl geldi. Matematik-fizik alanındaydım ama sınavdan dört beş ay önce onun yerine sanat sınavına girmeye karar verdim. Doğal olarak o yıl hiçbir yere kazanamadım. Ertesi yıl da.