پرش به محتوای اصلی

O Özel Meslek

Birinci Bölüm

Sipariş üzerine yapılan işlerde hep böyle olur. Acı verecek kadar bariz bir şeye dönüşür; başkalarından önce benim nefret ettiğim bir şeye. Ancak ne olacağına önceden hiçbir karar vermediğimde iyi resim yapar ve yaptığımı severim. Genellikle tam olarak hangi şekli alacağını en sona kadar ben bile bilmem.

Kesin olarak söyleyebilirim ki yıllardır bütün hayatımın yol gösterici ilkesi bu oldu. Uzun vadeli hedeflerim hiçbir zaman görece ayrıntılı notların ve planların çok ötesine geçmedi. Ajandalarım ve bilgisayar dosyalarım yarım kalmış projelerle dolu. Kişisel yönetim, planlama yöntemleri ve bu türden bütün o şeyler hakkında binlerce sayfa kitap ve dergi okudum. O kitapların ve adım adım başarı formüllerinin öğretmeyi vaat ettiği her şey bende boş bir büyü gibi işliyor. Planlamak düpedüz midemi bulandırıyor.

Hepsinin canı cehenneme. Tek gerçek işlevleri, yeteneklerime olan inancımı kaybettirmek gibi görünüyor. Bazı insanlar bir yarışmaya hazırlanmak için bir yıl, hatta daha uzun süre bir plana nasıl sadık kalabiliyor? Onların hormonları yok mu? Ruh hâlleri nasıl hiç değişmiyor? Nasıl her zaman kararlı kalabiliyorlar?


Bugün sonunda şanslı günüm mü, değil mi bilmiyorum. Çantamda bir çek şeklinde hatırı sayılır bir para, dairemin kapısının önünde oturuyorum; her zamanki gibi anahtarımı kapının öbür tarafında, kilidin üstünde unutmuşum.

Apartman yöneticisinin karısı da evde değil. Kapıyı açmak için hep kullandığım pense ile tornavidayı ödünç almak için onu aradığımda, merhaba bile demeden, “Ne istediğini biliyorum. Ama en az iki saat daha bir yerde olmam gerekiyor. Ya bekle ya da çilingir çağır,” diyor. Tabii çilingir çağırmayacağımı çok iyi biliyor.

Kulaklıklarımı çıkarıp takıyorum ve o dönene kadar yürüyüşe çıkmaya karar veriyorum. Kulaklarımda çalan müzik beni dünyanın geri kalanından koparıyor. Müzikten başka hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey duymuyorum. Sıradan bir hızda yürümeye başlıyorum ama yavaş yavaş müzik ve endorfinler beni hızlandırıyor; düşüncelerime dalmış, sanki yarı uçarak yürüyorum.

Bu aralar kendimle ciddi bir savaş içindeyim. Zor bir seçimle boğuşuyorum. Ne yazık ki mi, neyse ki mi bilmiyorum ama itiraf etmeliyim: yaşlandıkça daha temkinli oluyorum. Her biri bir şekilde kusurlu olan ve sonunda yarı yolda bırakılan onca karardan sonra kendime olan güvenimi kaybettim.

Her gün kendime sorduğum bir soru var: Neden ben de herkes gibi yerleşip sıradan bir hayat süremiyorum? Sanki ruhum bulunduğu kaba sığmamak için zorlanıyor. Tam da bu kararlardan biri yüzünden işimi kaybetmem daha dün gibi.

Bir devlet dairesinde, yeterli maaşı ve yan hakları, bir parça da iş güvencesi olan bir memurdum. Orada geçen yedi yılın sonunda rutinden ve memur hayatından öylesine bıkmıştım ki bazı günler beni kovduracak bir şeyi bile bile yapmak istiyordum. O masanın arkasındaki o sandalyede oturmak midemi bulandırıyordu.

Arkadaşım herkesin masa başı işlerden nefret ettiğini söylerdi. Bundan şüpheliydim. En azından herkes bu yüzden benim kadar mutsuz değildi. Kimse o bitmek bilmeyen, akıl uyuşturan saatlere katlanmanın benim için ne kadar imkânsız olduğunu anlamıyordu — tekrar eden, baştan savma notlarla mektuplar almak ve göndermek; çok önemli bilgiler içeriyormuş gibi görünen mektuplar, ama Allah biliyor ya, o koca birim hiç var olmasaydı bile hiçbir şey değişmezdi.

2 / 5